Avanozlu Meczub Nâbi Efendi Medine-i Münevvere’de ikamet eden Avanozlu Nâbi Efendi isminde meczub birisi vardı. Muhterem Üstaz Hazretlerine gönlünü bağlayanlardan ve kemaline yakınen vakıf olanlardan idi. Üstaz Hazretleri, Mescid-i Nebevî’deki Ashab-ı Soffa mahallinde bulunduğu vakitlerde, o da takiben gelir, yakın sütunlardan birisini kendine siper eder ve hiç gözlerini kırpmadan, daimi derin bir huzur içinde, kendisinden geçer bir halde Efendi Hazretlerini temaşa ederdi. (Kendisinin namaz kıldığı zamanlar hariç) Her ne kadar kendisine, “Bu mübarek makamda böyle hareket etme! Bu nazar-ı dikkati celbediyor” denildi ise de cevaben: – Bu benim elimde olan bir şey mi, zannediyorsunuz? imâsında bulunur, “Aşıkm hâlini âşıkdan sor”…
Yazar: sami kaya
1976 yılının son baharı idi. Muhterem Üstaz Hazretlerinin Erenköyündeki devlethanelerine giderek hem ziyaret etmek hem de, zamanın gönlümüzde yer ettiği keder ve sıkıntıları onun ilâhî nazar ve sohbetleri sayesinde izâle ederek huzura kavuşmak arzusunu duymuştum. Güler bir yüz ile huzurlarına kabul buyurmuşlardı. Hiç ziyaretçi yokdu. Münferid olarak bazı nasihatlarmı müteakip, kapalı olan odanın kapısına bakarak -kapıya bakmak mahrem işareti idi- “Medine-i Münevvere’ye hicret göründü, bir daha dönmemek şartıyla. Yalnız aramızda kalsın, kimse duymasın.” buyurdular. Aradan altı ay kadar bir vakit geçmişti. Aynı arzularını merhume muhtereme validemiz Râbia Hanımefendiye ve hâne halkına tekrarlamışlardı. Hicret için bir taraftan ehl-i beyt fertlerini ikna…
Muhterem Üstaz hazretleri, bilhassa son senelerdeki her ziyaretimde, büyük göz nuru ve emek vererek te’lif etdikleri sohbet kitablarının, külliyetli mikdarda basılmasını, hatta her evin kütübhanesinde bulunması lüzumunu tekrar ederlerdi. Elhamdülillah bu mühim eserler basılmış ve okuyanların istifadesine sunulmuştur. Her eser, üçer beşer defa basılmışdır ve basılmaktadır. Bu eserler zahiren tarih ve menâkıb kitabı gibi ise de, ha-kikatde ilmi nafi’, yani en lüzumlu bilgilerle mücehhez olub, tefsir, hadis, siyer, menâkıb, askeri, mülkî, iktisadî, ahlakî, içtimaî bahisleri, aynı zamanda tasavvufî, fıkhî, ferâizi daha tadâd edemiyeceğimiz birçok mühim konuları kendisinde cem’ eder. Yayınlanan eserler aşağıda gösterilmiştir: Hazreti İbrahim aleyhisselam Hazreti Yusuf aleyhisselam Yûnus…
Mevlana Cami kuddise sirruh buyurmuşlardır ki: Zatî muhabbet, bir kimsenin bir kimseyi sevmesi demektir. Lâkin sebebini bilmeden sevmek… Bu türlü muhabbet halk içinde çokdur. Allah’a böyle bir muhabbetle bağlanmağa zatî sevgi denir. Muhabbetin bu türlüsü en âlâ olanıdır. Zatî muhabbet, lâtif (ikram) gördükçe sevmek, kahra uğrayınca da sevgiyi zayıflatmak değildir. Mevlana Cami kuddise sirruh gene buyurdular: – Pirimiz Mevlana Sadeddin Kaşgarî halkalarından bir genç var idi ki riyazet, hal ve aşk ifadesinde en ileri derecede idi. O da benim gibi bir güzele tutulmuşdu. Böylece bâtınında birikdirdiği kıymeti bir lahzada o tarafa devretmiş-di. Altından ve necefden hediyemsi bir şey alıb, o…
Şam şehri evliyaullah’ın pek bol bulunduğu mübarek bir beldedir. Meczubları, abdalları, ehl-i keşifleri ile meşhurdur. Her hac yolculuğunda Şam-ı şerife uğranılır, birkaç gün kalınır, ehıbbâ ve esdıka ziyaretleri yapılırdı. Bilâl-i Habeşî gibi birçok ashab-ı kiram ve meşâyih-i zevi’l-ihtirâm hazerâtının kabirleri ziyaret edilirdi. Muhterem Üstâz hazretlerinin yolu Şam’a uğradığı zaman oranın yüksek sınıfı, ma’nevîyat ehli, adetâ bayram yaparlar, büyük toplantılartertîp ederler, ziyafet verirlerdi. O zamanın yüksek dereceli, Şeyh Mekkî Kettânî, Şeyh Abdülvehhâb Salâhî, Şeyh Said Burhânî, Şeyh Hasan Ha-bennekî, Şeyh İzzet ve refikleri, Şeyh Âbdurrahman Meczûb ve daha bir çok mümtaz ilmiye sınıfına mensub eşhas bu ma’nevî ziyafet meclisinde bulunurlardı. Bilhassa…
Muhterem Üstaz hazretleri, her bayram o zamanın hürmete şayan zevatını muhakkak ziyaret ederlerdi. Hacı Nuri efendi, Alasonyalı Cemal efendi, Şeyh Abdülhay efendi, Şeyh Ali Haydar efendi, Şeyh Şefik Arvasî efendi, Şeyh Mehmed Kotku efendi, muhaddis Bekir Hâkî efendi, ilmiyye-den Ali Yekta efendi, Ömer Nasuhî efendi, Silistreli Süleyman efendi, Bayındırlı Mustafa efendi gibi. Buna rağmen bu isimlerini saydığımız zevat iâde-i ziyarete gelemezlerdi. Bir kısmı ihtiyarlıkları, hastalıkları sebebiyle, bir kısmı da ihmalleri dolayısıyla. Muhterem Üstaz gelememelerine üzülmezler, hoş karşılarlar, gene aynı şevkle ziyaretlerine devam ederlerdi. Ziyaret edilenler özür dilerlerdi, cevabları “ziyaret bizim vazifemiz “olurdu. Allah rızası için yapılan ziyaretlerden, hizmetlerden karşılık beklemezlerdi…
Muhterem Üstaz hazretlerinin çok muntazam, nizamlı, saatli hayatları vardı. Müracaat eden ziyaretçiye kabul saati evvelce bildirilirdi. Misafirin geleceği vakitte giyimli, ter-tibli bir vaziyette (kat’iyyen ev hali ile değii) hazır bulunurlardı. Söz verdiği halde vaktinde sebebsiz yere gelemeyenlere çok üzülürler, misafiri kapıda güler yüzle karşılarlar ve karşılarında yer verirlerdi. Ziyaretçi için hangi mevzu, hangi kelam faideli ise o mevzuda konuşurlardı. Kısa bir zaman içinde, ziyaretçi, niyet ve ihlâsımn ölçüsünde mutmain olmuş bir halde, büyük bir neşe ile huzurlarından ümidli olarak ayrılırdı. Gene vedalaşırken de kapıya kadar geçirirlerdi. Hatta Ramazan ayında iftar verdiklerinde, sofrada bizzat kendileri hizmet etmek isterler, misafirlerin ısrarları üzerine,…
Muhterem Üstâz, Mahmûd Sâmî -kuddise sirruh-hazretleri, Allah Teâlâ ve tekaddes hazretlerinin rızâsı, hastalıkların ve musibetlerin defi için dâima kurban kesmeği ve sadaka vermeği tavsiye ederlerdi. Kendilerinin de bedelini vererek sık sık kurban kestirmek âdetleri idi. Kesilecek kurbanın erkek, besili, azalarının noksansız olmasına çok dikkat ederlerdi. Kesimden evvel çukurun itinalı kazılmasını, bıçağın çok keskin olmasını ve hayvanın gözlerinin iyice büyük, temiz bir sargı ile kapatılmasını arzu ederlerdi. Kesimden evvel kurban mahallinde hazır bulunurlar, kurban kesilip derisi yüzülünceye kadar namazda olduğu gibi, kurbanın karşısında ayakta büyük bir ta’zim ile dururlar, huşu’ ve hudû’ ile beklerler, tamam olunca içeri girip iki rekat namaz…
Muhterem Üstaz Hazretleri: İman ve tefviz takviyesi bakımından bazı hadis-i şerifleri sık sık tekrarlar, adetâ ezber edinilmesini telkin ederlerdi: Abdullah İbn-i Abbas -radıyallahu anh- demişdir ki: – Bir gün Nebiyy-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- hazretlerinin terkisinde idim. Buyurdular ki: “Evlâd sana bir kaç söz belleteyim. Allah’ı yani emr ü nehyi gözet ki onu karşında bulasın. Bir şey istediğin vakit Allah’dan iste, yardım dilediğin vakit Al-lah’dan dile. Şunu bil ki bütün yaradılmışlar elbirliğiyle sana bir fâide ve menfaat bahşetmek isteseler, Allah’ın sana yazdığından fazla bir şey bağışlayamazlar, keza yaradılmışlarm tümü elbirliğiyle sana bir zarar vermek isteseler, Allah’ın sana takdir ettiği…
Sohbetlerde Abdülkadir Geylânî kuddise sirruh hazretlerinin Fethü’r-Rabbanî, Fütûhü’l- gayb, İmam Gazalî hazretlerinin İhyaü’l-Ulum ve Mükâşefetü’l-Kulub, Ahmed er-Rüfai hazretlerinin Haletu Ehl-il Hakikati maallah (Onların âlemi) İmam Şarani hazretlerinin Tenbihü’l- Muğterrin, Muhammed b. Abdullah Hanî hazretlerinin Adâb, İsmail Hakkı Bursevî hazretlerinin Ruhül-Beyan tefsiri gibi daha bazı değerli eserlerden okurlardı. Muhyiddin Arabî hazretlerini çok takdir etdikleri halde, onun eserlerinden okumazlardı. Onun büyük ifadelerinden herkes anlayamaz, ancak tam kemâle gelmiş yüksek dereceli veliler okuyarak tereddütlerini giderirler. Bugün tasavvuf kelimesinin (T) sini bilmeyenler okuyorlar, anlayamadıkları için, kendilerine göre mana verib zındıklığa dahi kayanlar olmaktadır. Allah Teâlâ ve tekaddes hazretleri, her devre göre veliler, mürşidler zuhur…
Zarûret olmaz ise saatlerce konuşmadığı olurdu. Bu sessizlik hallerinde daimi olarak zikir ve murakabe ile meşgul olurlardı. Allahu a’lem bu dalışları Ebûbekr Sıddîk, as-hab-ı güzin ve kibâr-ı ehlullah hazeratının tefekkürlerinden idi. Zira yanlarında bulunanlar huzurlarında aynı hali yaşarlar, ayrılınca da devam ettiremezlerdi. Bilhassa taht-ı terbiyesinde bulundurdukları kimselerin yerli yersiz konuşmalarını hiç istemezlerdi. Hadimlerinden birisi der ki: – İntisabımın ilk günlerinde Üstaza sık sık sualler sormak suretiyle bazı noksanlıklarımı öğrenmek ve bu suretle telâfi etmek niyetinde idim. Fakirin bu halini beğenmiyen muhterem Üstaz hazretlerinin kaşları çatıldı, sima-i âlilerinde büyük bir neş’esizlik zuhur etti. Böyle ma’nasız suallerin bir sâlik için yersiz olduğunu…
Allahü teâlânın mütevazi, has kulları ne bahtiyar insanlardır. Onların nazarlarında övülmek ve yerilmek müsavi olmuşdur. Kendileri övülmeyi istemedikleri gibi, hiç bir şahsı yüzüne karşı övmezler, medh etmezlerdi. Hallerine göre iltifatta bulunurlar ve bazen hörmete şayan kimselerin manevi kıymetleri bilinsin deye gıyaben medh etdikleri olurdu. Bilhassa zamanımızın bazı kişileri, muhatablarmı lüzumundan fazla yerli yersiz medhetmekle, onları gurura, ucuba kendini beğenme illetine sevk etmiş oluyorlar. Halbuki bu gibi hareket ve iltifatlar çok hatalıdır. Nefis daima pusudadır. Onların bilmeyerek büyülenmelerine sebeb oluyorlar. Muhterem Üstaz hazretleri medhetmenin âfetlerine bihakkın vâkıf oldukları için evlâdlarını ne yüzlerine karşı ne de arkalarından överlerdi. Ahlâk, hal ve hareketlerini…